Adminden Kitap Tavsiyeleri

Adminden Kitap Tavsiyeleri

Bugün herkesin önerdiği kitaplar dışında gerçekten severek ve sıkılmadan okuduğum kitapları sizlere tavsiye etmek istiyorum. Önerisini yaptığım kitapların belki de çoğunu okumuş olabilirsiniz ancak yine de okumayıp, kitapların değerini bilmeyen arkadaşlarımız için güzel olacağını ve en azından teşvik edici olacağını var sayıyorum. 

 

Not: Bazı kitapların internette konusunu bulamadığım için kitap arkası konularını, kitaplardan hatırladığım kadarıyla ben yazdım, farkı anlayacağınıza eminim…

 

1. Rai Aren’in Sır Kitabı

 

 Rai Aren’in ilk kitabı olduğu halde oldukça iyi bir iş çıkarmış, arkeoloji ve gizem sevenlerin sevdiği yazarlar ve kitaplar listesine girmeyi başardı. Benim her zaman gizem kitaplarına bir merakım olmuştu ve bu kitapta bana bunu vadediyordu. Okurken sıkmıyor ve kendinizi sayfaların büyüsüne kaptırıyorsunuz. Bu konuda kendisini tebrik etmek istiyorum ve soruyorum 2. kitap ne zaman gelecek? Gelip gelmediğini de araştırmadım oysa ki…

 

Şimdi de kitabın konusuna geçelim;

Alex, Mısırda bir arkeoloji kazısında çalışan genç ve güzel bir arkeologdur. Alex güneşin altında çalışırken uyuya kalır. Uyurken kumlara gömülmüş antik bir sandığı bulmalarına yardımcı olacak bir rüya görür. Gördüğü bu rüya üzerine yaptığı kazıda bir sandık bulur. Sandığın içinde metal bir silindir ve parşömenler vardır. Yapılan inceleme sonucunda silindirin ve parşömenlerin 12.000 yaşında olduğunu öğrendiğinde şoke olur. Hikayemizde böylece başlamış oluyor, şunu da söylemek isterim kitap tek bir zaman çerçevesinde geçmiyor. Bazen kendinizi Alex’in döneminde bazen de geçmişte (12.000 bin yıl öncesinde) bulacaksınız, sürükleyiciliği sayesinde zaten zamanımızdan soyutlanacaksınız. 

Sayfa sayısı: 508

 

 

2. Ahmet Mithat Efendi’nin Felatun Bey İle Rakım Efendi kitabı

 

Türk edebiyatında yerinin sağlam olduğuna inandığım, yazım stiliyle bazen karakterlerine kızdırıp bazende sevdiren bir yazar. Kitaptan bahsetmeden önce şunu da ekleyeyim, bu şekilde birbirinden farklı olan iki karakteri de büyük ustalıkla yazdığı için teşekkür ediyoruz. 

 

Kitap konusuna geçecek olursak;

Felatun bey oldukça zengin bir çocuk olarak doğmuştur, onunla aynı yaşta olan Rakım Efendi ise kötü denmeyecek ancak iyide sayılmayan bir ailede dünyaya gelmiştir. Bir tarafta baba parasını har vurup harman savuran Felatun Bey, diğer tarafta ise kendi imkanlarıyla bir yerlere gelmeyi başarmış olan Rakım Efendi. Konu sadece para değildi, asıl konu kişilikti. Felatun Bey, paranın gücüne kendisini kaptırmış bir cahilken ve üstelik  kendi zekasının el verdiğince sivri dilliyken, Rakım Efendi ise, insanın bildiğini şaşırtacak hareketlerde ve zekaya sahiptir. Kendisini her daim insanlara ( hiç bir şey yapmadığı halde) sevdirmeyi başaran Rakım Bey, dostlarına dost düşmanlarına da dost olmuştur. Fikirleri ve davranışlarıyla birbirinden tamamen farklı olmayı başaran bu iki karakterin hikayesi şahsen benim çok hoşuma gitmişti. Kah sinirlenip, kah tebessüm ettiğim bir eser. Ahmet Mithat Efendi’ye Türk edebiyatına bu tür bir kitabı miras ettiği için minnettarız. Sanırım bu şaheser LYS sınavında da öğrencilerin karşısına çıkmıştı.

 

 

Sayfa sayısı: 180

 

3. Dan Brown’dan Da Vinci Şifresi

 

İlk yazımda da bahsetmiştim, gizem kitaplarına bayılıyorum ve bu kitapta yine benim için bulunmaz bir nimet. Yazımıyla olsun, betimlediği vurgularla olsun ister istemez kendisini etki altına aldırtıyor. Kitabın vermek istediği bir mesaj var mı orasını kestiremesem de, kullanmış olduğu konu yüzünden bir çok insanın nefretini de kazanmayı başarmıştır. Da Vinci gibi bir üstadın sırları var mıydı? Kesinlikle vardı, ve bu kitapta çoğu yazımı hayal ürünü olsa da bazı kısımları gerçeği yansıtıyordur. Aynı şekilde bu kitabın çıktığı dönemde büyük bir etkileşim oluşturduğunu da, insanların nefretinden anlamış olursunuz. 

 

Şimdi de kitabın konusuna geçelim;

Harvard Üniversitesi Simge-Bilim Profesörü Robert Langdon, Paris’te iş gezisindeyken, gece yarısı, Louvre’un yaşlı müdürünün ölü bulunduğu haberini alır. Langdon ve yetenekli Fransız kriptoloji uzmanı Sophie Neveu, cesedin etrafındaki izleri takip ederek bu garip esrar perdesini araladıkça, ipuçlarının onları Da Vinci’nin tablosuna götürdüğünü keşfederler. Büyük usta bu sırrı herkesin görebileceği bir yere, ünlü eseri Mona Lisa tablosunun içine gizlemiştir.
Langdon bu garip bağlantıyı açığa çıkarınca tehlike artar. Cinayete kurban giden müze müdürü de, Sir Isaac Newton, Botticelli, Victor Hugo, Da Vinci ve aralarında diğer ünlülerin de bulunduğu gizli bir kuruluş olan Sion Manastırı Derneği’nin bir üyesidir.
Langdon, aydınlatmaya çalıştıkları bu tehlikeli sırrın yüz yıllardır tarihin derinliklerinde gizlendiğinden şüphelenir. Böylece Paris ve Londra sokaklarında amansız bir kovalamaca başlar. Langdon ve Neveu, kendilerini, atacakları her adımı önceden bilen esrarengiz olduğu kadar da çok zeki olan bir adamla karşı karşıya bulurlar. Eğer bu karmaşık bilmeceyi çözemezlerse Priory’nin büyük yankılar uyandıracak bu çok eski gerçeği ebediyen kaybolacaktır. Kitabı okurken kendimi Louvre müzesinde gibi hissetmiştim, bir çok eserin çevremde olduğuna o kadar kaptırmıştım ki kendimi, gördüğümün sadece sayfalar olmasına üzülmüştüm. Bir kitap, senin varlığını aktarmalı sayfalara, gözünde sahneler öyle canlanmalı ki, birinin düşüncelerinin izlerini okuduğunu hatırla. Sayfalar ellerinizden kayarken bu dediklerimi anlayacağınızı düşünüyorum. Aynı zamanda bu muhteşem kitabın birde filmi bulunmaktadır, ona da göz atmayı unutmayın…

 

Sayfa Sayısı: 495

 

 

4.  Alexandre Dumas’ın Monte Kristo Kontu Kitabı

Yine bir şaheser, yine bittiğine üzüldüğüm bir kitap… 

Kitabın o kadar çok evreleri var ki, neyi anlatsam kafanız karışacak gibi. Kitap kafa karıştırıcı değil kesinlikle, ancak okumadan hissedeceğiniz tek şey karışıklık olur muhtemelen. Alexandre Dumas’ın kitaplarını okumamış bile olsanız en azından ismini duymuş olma ihtimaliniz vardır, çünkü kendisi yazdığı eserlerle edebiyat dünyasının önde gelen yazarlarından birisi. Kurgusu olsun, içinizde yaşattığı duygular olsun oldukça dikkat çekici. Her zaman dizi yada filmlerde ters köşeleri izlemişizdir, ancak ben hiç bir kitapta ters köşe üstüne ters köşe yaşamadım, belki de sadece ben yaşamışımdır. 

 

İlk olarak kitabın konusuna geçelim;

 

Kaptan Edmond Dantes, nişanlısı Mersedes ile evlenmeyi düşünürken dostlarının kurduğu bir tuzak sonucu Napoleon ajanı olduğu gerekçesi ile düğün günü Savcı Villefort tarafından tutuklanır ve İf Şatosu’na atılır. Krala yakın olan Saint- Meran ailesinin kızı Renee ile evlenen savcı, daha sonra krala gider ve Napoleon’un harekete geçtiğini bildirir.
Hapishanede Abbe Farya’yla tanışan Dantes, her şeyi daha berrak görmeye başlar ve intikam hırsıyla dolar. Farya, ona gizli kalmış bir hazineden de söz eder. 14 yıl sonra hapisten kaçarak kurtulan Dantes, hazineyi ele geçirir. Kendini Monte Kristo kontu  olarak tanıtmaya başlayan Dantes, kendisini hapse attıranların, zaaflarını bulup cezalandırmaya başlar. Abbe Farya sayesinde hayata tutunmayı başarmış ve paranın gerçekten de tüm kapıları sonuna kadar açtığına şahit olmuş olan bir yalnız, en azından eskiden öyleydi. Dantes’nin hikayesini okurken gerçekten etkilenmemek elde değil, üzüldüğünde üzülüp, güldüğünde( pek sık olmaz) gülüyorsunuz. Sadece bir intikam için kurduğu tuzaklar, kitabı okurken sizi derinden sarsabilir. İşte ters köşeye kapıldığım yerlerde tam olarak Dantes’nin intikam alırken başvurduğu yollardı. İnce zekasına hayran olduğum, intikamı uğruna gençliğinin baharında mutsuzlukla yaşayan Dantes, mutluluğu hiç beklemediğim birinde buldu. Küçücük(gerçekten çok küçük)bir kısımda Türk bir bey den de bahsedilmektedir ancak beyimiz ne yazık ki yine Dantes’nin intikam alacağı kişiler tarafından ihanete uğramaktadır. Sayfa sayısını gördüğünüz zaman lütfen korkup ‘ben bunu okumam’ moduna girmeyin, kitap bittiğinde üzüleceksiniz, iddia ediyorum o kadar güzel bir kitap. 

 

Sayfa Sayısı: 794

 

 

5. Dostoyevski’nin Ölüler Evinden Anılar Kitabı

İlk olarak şunu söylemek istiyorum, kitap tamamen bir mahkumun hapishanede yazdığı günlük türü olan yazısından yola çıkılarak yazılmıştır. Kitabı okurken, gerçek bir hikayeye dayandığını gördüğümde, gerçekten çok üzülmüştüm. Bir insan neler yaşar ve nelere dayanır, insanlara bahşedilmiş olan yaşama azmi ne kudretlidir. Bazı yerlerde bu kitabın Dostoyevski’nin Sibirya’da yaşamış olduğu mahkümeyeti yansıttığı söyleniyor ancak ben kitabı okurken böyle bir yazıya denk geldiğimi hatırlamıyorum. Daha çok öğretmen olan bir adamın hapishanede tutmuş olduğu yazılar olarak hatırlıyorum, yazımda bir eksik varsa affola.

 

İlk olarak konuya geçelim;

Anlatılacak çok şey varda, sanki insan ne dilinde nede elinde kelimelere dökecek gücü bulamıyor. Hapishane deyince belki de hepimizin aklına Suskunlar dizisi geliyordur. Şahsen bu kitap bana onu da çağrıştırdı ancak o tür sapık zihniyetli davranışlar değil, psikolojisi bozulmuş, ırkçılıkla baş etmek zorunda kalan, vicdanlarını hapishane kapısına emanet ederek çıkışta almak için dönen mahkumlar. İnsanın içi burkuluyor okuduklarına. Sadece tek bir insan değil önemli olan, orada hayatta kalmaya (evet hayatta kalmaya) çalışan insanları okuyup, kurabiliyorsan empati kurabilmektir. Şimdinin hapishanelerini bilmem de ikinci sınıf küreğe mahkum olan Aleksandr Petroviç’in hapishanesini bilirim. Hapis hayatı bittiğinde girdiği bunalımları bilirim, Dostoyevski’nin onun ardından döktüğü sözleri bilirim.  Şimdi kitap arkası konuya geçelim;

 

Noel yaklaştığı zaman toplum hayatının dışında atılmış bu adımların gönüllerinde kim bilir nice hatıralar uyanıyordu. Büyük dini bayramlar köylülerin üzerinde küçüklüklerinden beri derin bir tesir bırakır. Bu bayramlar, çalışmayı bir kenara bıraktıkları ve ailece toplandıkları günlerdir. Hapishanede bu bayramların üzüntü ve sıkıntı içinde hatırlandığı muhakkaktır. Mahpusluk hayatı bu bayramların çok daha önemli bir şekle girmesine sebep oluyordu. Mahkumların arasından yalnız bir kaç kişi içiyordu, ötekiler hiç bir işlevi olmadan meşgulmüş gibi görünüyorlar ve ciddi bir tavır takınıyorlardı. Hovardalık edenler bile ağırbaşlı davranmaya çalışıyorlardı. Gülmek sanki yasak edilmişti. Kitapta bana göre en can alıcı kısımda kalın yazılarla yazdığım yerdi, kendilerini dünyadan soyutlanmış sayarak yaşayan bu insanlar, sizde hayatın değerini düşündürecek. Kitabın son sözünü de şuraya bırakmak istiyorum;

 

Mahkumlar, kaba ama sevinç dolu sesleriyle, “Tanrı’ya şükürler olsun!” diyorlardı. Evet Tanrı’ya şükürler olsun… İşte özgürlük, yeni bir yaşam ve öldükten sonra diriliş! Ne büyük bir an!.

Sayfa sayısı: 356



Umarım kitap önerilerim hoşunuza gitmiştir, herkesin kendi zevki ve sevmiş olduğu kitaplar olabilir ancak bana göre yukarı da yazdığım her kitap dünya klasiklerinden birisi olmalıdır, ki bazı kitaplar da dünya klasikleri listesindedir. Beni okurken de bitirdiğimde de en çok etkileyen ve etkisini yitirmeyen kitap Ölüler Evinden Anılar’dı. Gerçek olan bir yaşamın yaşadıklarını gördüğüm (evet ben okumuyor o kitabı görüyordum, anlayın işte ne kadar sevdiğimi)için mi bilmiyorum ama beni fena bir şekilde yaralı bırakmış gibiydi. Her neyse, umarım imkanınız olursa bu kitapları okursunuz. Yazıyı okuduğunuz için teşekkür ediyorum…

 

 

 

 

 

 

Post a Comment